Senkretizm ve Anlatı Üzerine

KAPAKTA KULLANILAN ÇİZİM: ALEXANDER HEATON – HERMES TRISMEGISTUS

Kurcalamayı severim. Eskiden de bozma pahasına küçük, elektronik oyuncakların içini açıp kablolarını söküp onlardan başka şeyler üretmeye hevesli olduğumu hatırlıyorum. Günümüzdeki deconstruct yani yapısöküm alışkanlığımı – ya da istemsiz çabamı – bu gibi şeylere borçluyum sanırım.

Yapısöküm her zaman meyve veren bir uğraş değil. Çünkü söktüğünüz yapının içerisini sökmeden görmek bazen mümkün olamıyor. Her yapı geçirgen ya da saydam olmadığı için bu gibi yapıları sökmek muazzam bir dopamin kaynağı diyebilirim. Peki hiç elektrikli bir ocak ile buzdolabını yapısöküme uğrattınız mı? Artık kavramların düzlemindeyiz. Bahsim takım çantası ile bir buzdolabına girişmekten çok daha ötede, kavramsal olarak bunları sökmek.

Elektrikli ocaklar biliyorsunuz ki yemekleri ısıtmak için varlar. Buzdolapları ise yemekleri ve benzeri tüketim ürünlerini soğutmak için. Çalışma temellerine, teknik detaylarına girmeden, birbirlerinin çalışma prensiplerine yakın olmayan, birbirinden zıt işleri tamamen farklı yöntemlerle yapan bu gereçlerin bir çocuğu olsa nasıl olurdu? Evinizdeki doğalgaz sisteminde, doğalgaz yerine hidroflorokarbon yani klimalarda kullanılan R-32 dolaşıyor olsa, ocaklarımız buna göre basınç kontrolcüleri ve evaporatörler ile donatılmış olsa ve tavaya ürünlerimizi koyduğumuzda ısıtmasa, adına da buzocağı desek?

Enerji kaybı, genel verimlilik, teknik kapasite ve fizibilite gibi işin realist yanlarını bir kenara bırakın demeyeceğim. Eğer gerçekten bir buzocağı yapmayı düşünüyor olsaydım kesinlikle bunları hesaba katardım. Ancak amacım tamamen sizlere soyut bir olguyu somutlaştırmaktı.

Yukarıda bahsettiğim olgu anlatı ve yaratıcılık için sıklıkla kullanılan confluence ya da Türkçesi ile kavuşum kavramını temsil ediyor. Senkretizm kavramı ise oluşan yeni bir fikirden ve olgudan öteye giderek birbirine zıt ya da farklı düzlemlerdeki kültürlerin, inanışların ve geleneklerin birleşerek yeni bir kültürel formasyon, inanç sistemi, gelenek düzleminin ortaya çıkmasını ifade ediyor.

Bana kalırsa bu kavramın anlatıdaki yeri çok büyük çünkü insanlık tarihi ve günümüz modern dünyasındaki insan kültürü başlı başına bir senkretizm örneği. Senkretik inançların, kültürlerin ortaya çıkması için kavuşumdaki gibi dışsal bir gücün (yani insan zihninin) hiç olmayacak şekilde iki olguyu çarpıştırmasına her zaman gerek de yok üstelik. Savaşlar, asimilasyon, soykırım elbette ki kültürlerin geçirgenliğine doğrudan müdahale eden unsurlar ve yine çok doğaldır ki günümüzde kaynaklarda senkretizm için örnek gösterilen en büyük sistemler bu yollarla oluşmuş durumda.

Bu örneklerden en belirgini ise Sikhizm. Dünyanın binde üçünün yaşadığı bir din bu. Başta Hindistan olmak üzere farklı birçok ülkede, toplamda 30 milyon kişinin takip ettiği bir inanç sistemi ve hatta yaşantılarına sızan bir kültür anlayışı.

Sikhizm’in ortaya çıktığı 15. yüzyıl Pencap’ı Hindu ve Müslüman toplulukların yüzyıllardır yan yana yaşadığı, birbirlerinin düşünce ve geleneklerine temas ettiği bir coğrafyaydı. Guru Nanak da tam olarak bu ortamın içerisinde yetişti. Bu yüzden Sikhizm’i basitçe Hinduizm ve İslam’ın yarı yarıya karıştırılmış hâli olarak görmek doğru olmasa da iki inanç dünyasının temasından doğmuş yeni ve bağımsız bir sistem olarak değerlendirmek mümkün.

Örneğin Hindu düşüncesinden karma, yeniden doğuş ve Tanrı’ya kişisel adanmışlık gibi unsurlar Sikhizm içerisinde yaşamaya devam ederken; İslam’daki tek ve biçimsiz Tanrı anlayışına oldukça yakın bir Tanrı tasavvuru da merkezde yer alır. Buna karşılık Sikhizm Hindu kast sistemini, putperestliği ve çeşitli ritüelleri reddettiği gibi İslami hukuk ve peygamberlik anlayışını da benimsemez.

Yani ortaya çıkan şey Hinduizm + İslam değildir. İkisinin uzun süreli temasından doğan, ikisinden de parçalar taşıyan ancak zamanla kendi kutsal metnini, ritüellerini, kurumlarını ve kültürel kimliğini geliştirmiş üçüncü bir şeydir.

Senkretizmi kavuşumdan ayıran nokta da bana kalırsa tam olarak burada. Kavuşumda iki ayrı fikri çarpıştırıp yeni bir fikir üretiriz. Senkretizmde ise bu çarpışma zaman içerisinde yaşanır, toplumsallaşır ve sonunda parçalarının toplamından daha büyük, kendi başına yaşayan yeni bir kültürel yapı ortaya çıkar.

Burada anlatıya dönmek istiyorum. Anlatı derken de yalnızca romanı, sinemayı ya da olay örgüsü bulunan eserleri kastetmiyorum. Kendini ifade etmek gibi bir kaygısı bulunan, izleyicisine bir şey aktarmak için biçim, sembol, dil, mekân, ses ya da davranış kullanan hemen her sanat eserinin bir anlatısallığından söz edebileceğimizi düşünüyorum.

Böyle düşündüğümüzde senkretizm anlatının yalnızca işleyebileceği bir konu olmaktan çıkıyor. Anlatının kendisinin dünyayı taklit edebilmek için kullandığı yöntemlerden birine dönüşüyor.

Çünkü yaşadığımız dünya pek de düzenli bir yer değil.

İstanbul’da yaşayan bir insan sabah Roma İmparatorluğu’ndan kalma bir yapının yanından geçip Arapçadan Türkçeye girmiş bir kelimeyle arkadaşına seslenebilir, Fransızcadan geçmiş başka bir kelimeyi kullanarak işini tarif edebilir, Amerikan menşeli bir kahve zincirinden kahvesini aldıktan sonra Uzak Doğu’da üretilmiş telefonundan İngilizce bir internet terimini Türkçe eklerle çekimleyerek mesaj atabilir. Bunların hiçbiri o insana kendi içerisinde çelişkili gelmez.

Çünkü kültürü bir bütün olarak deneyimleriz. Onun arkeolojisini yaparak yaşamayız.

Sanırım senkretizmin anlatı açısından kıymeti de burada başlıyor. Gerçek kültürler çoğu zaman tek bir fikirden tasarlanmış, kendi içerisinde kusursuz bir estetik ve düşünsel bütünlüğe sahip sistemler değiller. Üzerlerine sürekli bir şeyler eklenmiş, bazı şeyleri unutmuş, bazılarını başka anlamlarla yaşamaya devam ettirmiş, birbirleriyle çelişen şeyleri dahi aynı bünyede taşımayı öğrenmiş yapılar.

Müzik bunun çok berrak örneklerini veriyor. Jazz, 20. yüzyılın başlarında New Orleans’ta Afrikalı-Amerikalı müzik geleneklerinin Avrupa kökenli armoni ve enstrümantasyonla, ragtime, blues, marş müziği ve şehrin Karayiplerden Avrupa’ya uzanan diğer kültürel etkileriyle karşılaşması içerisinde gelişiyor. Ortaya çıkan müziği bugün bu bileşenlerin herhangi birine geri indirgemiyoruz. Jazz, bunların temasından doğmuş ama sonunda kendi dilini üretmiş bir şey. Smithsonian’ın jazz tarihini anlatırken kullandığı tarif de aşağı yukarı buna işaret ediyor: Afrika’dan gelen ritmik ve çağrı-cevap gelenekleriyle Avrupa’dan gelen armoni ve enstrümantasyonun sentezi sonunda artık kendisine ait bir Amerikan müzik biçimi ortaya çıkarıyor.

Mimaride de benzer şeyler görmek mümkün. Orta Çağ İspanya’sındaki Mudéjar yapılarda Hristiyan yapıların içerisinde İslami mimari teknikler ve bezeme gelenekleri yaşamaya devam ediyor. Toledo’daki Santa Cruz örneğinde eski bir camiye eklenen Hristiyan bölümlerinin İslami ve Hristiyan yapı geleneklerini neredeyse kesintisiz biçimde birbirine bağladığını görüyoruz. Yapıya bakıp bir çizgi çekerek “İslam burada bitti, Hristiyanlık burada başladı” demek giderek zorlaşıyor.

Bunların anlatıdaki karşılığını düşündüğümde ise benim için önemli olan şey yalnızca farklı kültürlerden esinlenmek değil.

Bir bilimkurgu toplumu tasarladığımı varsayalım.

İnsanların uzay gemilerine binmeden önce kapının kenarına ellerini sürdükleri küçük bir âdetleri olsun. Bunu yalnızca “bu toplumun ritüeli budur” diye tasarlayabilirim. Güzel bir detay olabilir. Ama bu hareketin dört yüz yıl önce denizcilerin sefere çıkmadan önce yaptıkları dinî bir ritüelden kaldığını, gemiler denizden uzaya çıktıkça hareketin yaşamaya devam ettiğini, duasının zaman içerisinde unutulduğunu ve artık kimsenin neden yaptığını tam olarak bilmediğini söylersem aynı hareket başka bir ağırlık kazanmaya başlar.

Çünkü artık bir detay değil, bir tortudur.

Dünyanın benden önce de var olduğuna dair bir izdir.

Buradaki gerçekçilik de bana kalırsa gerçek dünyada gördüğümüz bir ritüeli kurgusal dünyaya kopyalamaktan gelmiyor. Tam tersine, gerçek dünyanın kültür üretme biçimini taklit etmekten geliyor. İnsanlar bir geleneği bir gün oturup bütün kurallarıyla tasarlamıyorlar. Gelenek yaşanıyor, aktarılıyor, yanlış hatırlanıyor, başka bir gelenekle karşılaşıyor, yeni bir siyasi düzende başka anlam kazanıyor ve bazen başlangıçtaki sebebi tamamen ortadan kalkmasına rağmen davranış yaşamaya devam ediyor.

Dolayısıyla senkretizm anlatıya yalnızca çeşitlilik değil, geçmiş kazandırıyor.

Bunun dildeki karşılığı içinse Mihail Bahtin’in ortaya attığı heteroglossia kavramına uğramamak zor.

Bahtin kabaca tek bir dilin dahi aslında tek bir “dil” olarak yaşamadığını söylüyor. Aynı dilin içerisinde sınıfların, mesleklerin, kuşakların, bölgelerin, siyasi çevrelerin ve gündelik hayatın farklı konuşma biçimleri aynı anda var oluyor. Bir doktorla bir askerin, bir çocuğun, bir bürokratın ve bir internet kullanıcısının aynı Türkçeyi konuştuğunu söyleyebiliriz ama kullandıkları Türkçe aynı toplumsal dünyayı taşımıyor. Kelimeler yalnızca anlamlarını değil, onları kullanan insanların tarihini, sınıfını, mesleğini ve dünya görüşünü de beraberlerinde getiriyor. Bahtin’in heteroglossiası da tam olarak bu toplumsal ve ideolojik “çok dilliliği” tarif ediyor.

Bir anlamda kültürde senkretizmin yaptığını dilde heteroglossia yapıyor.

Hatta bunu görmek için edebiyata gitmeye bile gerek yok. Bugün İstanbul’da bir ofiste “Abi deploy’u akşama alalım, sonra bir kahve içer konuşuruz, hayırlısı” diyen bir insanın tek cümlesinde bile birkaç ayrı dünya yan yana yaşayabiliyor. İngilizce teknoloji dili, Türkçe gündelik hitap, modern şirket kültürü ve dinî kökenli bir temenni aynı cümlenin içerisinde birbirlerinden izin almadan var oluyorlar.

Kimse de konuşurken bunun farkında değil.

İşte bana göre iyi bir anlatı dünyasında eksikliği hemen hissedilen şeylerden biri bu.

Kurgusal bir imparatorluk tasarlanıyor mesela. Bin yıldır var olduğu söyleniyor. Otuz halkı fethetmiş, üç büyük iç savaş yaşamış, iki din değiştirmiş, başka bir kıtadan göç almış. Ama herkes aynı biçimde konuşuyor. Bütün binalar aynı mimari mantığa sahip. Bütün askerî rütbeler aynı dil ailesinden geliyor. Cenazeleri, düğünleri, yemekleri ve hukukları aynı düşünsel kaynaktan çıkmış gibi duruyor. Bin yıllık bir imparatorluk değil de geçen salı günü açılmış bir tema parkı hissi vermeye başlıyor.

Bahtin’in roman için söylediği şey de burada daha geniş anlatı anlayışı açısından ilginçleşiyor. Ona göre romanın gücü farklı toplumsal konuşma biçimlerini, farklı dünya görüşlerini ve farklı sesleri aynı yapı içerisinde karşı karşıya getirebilmesinden geliyor. Heteroglossia yalnızca insanların farklı aksanlarla konuşması değil; farklı dünyaların aynı anlatının içerisinde konuşması.

Bunun aynısının mekânda, kostümde, müzikte, ritüelde ve hatta arayüz tasarımında gerçekleşebileceğini düşünüyorum.

Bir devlet dairesinin kapısında üç yüz yıl önceki monarşiden kalan bir arma bulunabilir. İnsanlar artık monarşiye inanmıyor olabilirler ama arma “devlet” anlamına gelmeye devam etmiştir. Askerler cumhuriyet için savaşırken imparatorluk döneminden kalmış bir marşı söyleyebilirler. Bir bayram eski bir dinin takviminden kalmış fakat yeni din tarafından yeniden anlamlandırılmış olabilir. Bir yemek bir zamanlar fakirlerin zorunluluktan yaptığı bir yemekken birkaç yüzyıl sonra ulusal kimliğin sembolüne dönüşmüş olabilir.

Bunların her biri dünyanın içerisinde küçük bir tarih çatlağı açar. İzleyici o çatlağın arkasında kendisine anlatılmamış bir şey bulunduğunu hisseder.

Immersion dediğimiz şeyin önemli bir kısmının da buradan geldiğini düşünüyorum. Bize dünyanın bütün tarihini anlatmak değil, o tarihin sonuçlarını göstermektir mesele. Bir duvarın üzerine yüz sayfalık lore yazmak yerine, duvarın neden üç farklı döneme ait taşlardan örüldüğünü hissettirmek. Çünkü gerçek dünyada da geçmişi böyle deneyimliyoruz.

Senkretik anlatı bu yüzden bana daha doğal, daha sürükleyici ve nihayetinde daha etkileyici geliyor. Yalnızca daha fazla kültürel referans barındırdığı için değil; dünyanın oluşmuş olduğu hissini verdiği için.

Tasarlanmamış. Oluşmuş.

Aralarında küçük ama benim için önemli bir fark var.

Ben bütün bunlara biraz daha basit bir yerden bakmayı da seviyorum. Hayatta yaptığımız hemen her işi dopamin ve UX üzerinden değerlendirebileceğimizi düşünüyorum. İyi bir iş insana doğru yerde doğru miktarda dopamin verir; çok iyi bir iş ise bunu fark ettirmeden, pürüzsüz bir deneyimin içerisine yerleştirir. Bunun yalnızca oyunlar ya da kurgusal dünyalar için geçerli olduğunu da düşünmüyorum. Bir resimde ilk bakışta klasik bir kompozisyon görüp biraz daha yaklaştığınızda çağdaş tüketim kültürüne ait sembolleri fark etmek, bir heykelin antik bir beden formunu endüstriyel bir malzemeyle yeniden kurduğunu görmek ya da geleneksel bir motifin bambaşka bir siyasi veya toplumsal bağlamda kullanıldığını çözmek de aynı küçük ödül mekanizmasını çalıştırıyor. Eser size tek seferde bütün cevabı vermiyor; baktıkça yeni bir ilişki, yeni bir katman ve yeni bir sebep buluyorsunuz.

David Hinchliffe – Eros, Piccadilly

Senkretizmin anlatıdaki gücünü de biraz burada görüyorum. İster yüz saatlik bir oyun dünyası olsun, ister karşısında üç dakika durduğumuz bir tablo ya da etrafında dolaştığımız bir heykel; farklı anlam katmanlarının birbirinin içine geçmesi izleyiciye keşfedilecek bir yüzey bırakıyor. Bir biçimin nereden geldiğini, neden başka bir biçimle yan yana durduğunu ya da tanıdığımız bir sembolün neden burada başka bir anlama geldiğini çözdüğümüz her anda küçük bir bağ kuruyoruz. Bana kalırsa iyi bir sanat eserinin UX’i de tam olarak burada yatıyor: eserin ne kadar kolay tüketildiğinde değil, izleyiciyi sürtünmeyle boğmadan ne kadar uzun süre merak ettirebildiğinde. Dopamin ise çoğu zaman cevabın kendisinden değil, iki şey arasında daha önce görmediğimiz bağlantıyı kurduğumuz anda geliyor.

Yorum bırakın

Devam etmek için giriş yapın

Parolanızı mı unuttunuz?  ·  Hesap oluştur