Kâhin’in Evi

“İşte tüm bu curcuna böylece son bulacak ve siz, majeste, huzura ereceksiniz.” dedi Kâhin. Görüsünde deneyimlediği iki ölüm ve büyük bir kıtlığın bedenine getirdiği yoksunluktan nasibini almıştı. Yaşlı ve kırışık elleri titriyor, karışık uzun kaşlarının altında mahzunca uzanan gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Birini ölürken görmek çok korkunç bir şeydi ne de olsa. Eceliyle ölürken görmek daha da kötüydü. Hem ecelin getirdiği ölüm, Kâhin için pek de haber değeri taşımıyordu.

Bu ölümlerden birisi çok şükür ki Prens Jacquard için çok hayırlıydı. Çünkü ölen kişi babasıydı. Yani kralın ta kendisi! Gerçi o da Kâhin’in düzenli müşterisiydi. Ne hissedeceğini bilememişti. Şu anda profesyonelliğini korumalıydı. Müşterisinin, Prensin tepkisine göre ya matemvar bir ifade takınacak ya da alkış tutacaktı.

Prens Jacquard tahmin edilebilir biri değildi. Bazen Kâhin’in kesin bunu duyduğuna sevinecek dediği şeye hiddetleniyordu. Bazen susuyordu. Kahkaha basıyordu ansızın. Neyse ki bundan bir önceki seferde kehânetlere öyle bir sevinmişti ki Kâhin’e Cœurdelac’dan Pèredeloin Tapınağı’na yüz bilemedin yüz elli adımda bulunan bir ev hediye etmişti.

Herkes bu olaydan sonra uzun süre Kâhin’i çekiştirdi. “Sadece bir şeyler söyleyip insanların aklını çeliyor, parayı cebe indiriyor.” diye sızlananlar oldu.

Ama kâhinlik zor işti. Kâhin biliyordu bunu. Evi için minnettarlığını prensin ayaklarına kapanarak göstermişti. Apar topar çoluk çocuk taşındılar o eve. Cœurdelac’ın havası çok temizdi.

Evin bir bahçesi vardı. Evi çepeçevre sarıyordu. Bahçeyi de kireçtaşı duvarlar çeviriyordu. On yaşındaki bir çocuk boyundaydı bu duvarlar. Kâhin’in oğlu Jean-Pierre’in boyunu birkaç santimle aşıyordu. Duvarın bazı kısımlarında eski sahiplerden kalma iz ve işaretler vardı. Kâhin sağ elini kalbine, sol elini taşlara götürmek suretiyle yeni öğrendiği bir retrokognisyon yöntemini denemişti ancak pek işe yaramamış olacak ki sadece uğultular ve nefes sesleri duymuştu.

Bahçenin büyük bölümü evin tapınağa bakan cephesindeydi. Eve giden taş döşeli bir yol vardı. Yolun sağında birkaç basamak ile çıkılabilen bir çardak vardı. Çam kerestesinden yapılmış, ahşap işçiliği kaliteli bir çardaktı. Geniş bir ağaç gövdesini andıran sütunları kompozit başlıklarla süslenmişti. Üstünde sarmaşığın rahatça gezinebileceği örgülü bir yapı vardı. Nitekim öyle de olmuştu, bir hanımeli ve bir mor salkım, evi teslim aldıklarından beri çardağı süslemekteydiler.

Çardağın az ilerisinde bir tulumba ve bahçenin gözdesi mermer bir kurna vardı. Mermer ta Marmusa’dan geliyordu, hem pahalıydı hem de işlemesi kireç taşından daha zor olduğu için usta bulunamıyordu. Altıgen bir temelde yükselen kurna, kubbeli şekiller çizerek adım adım genişliyordu. Dış çeperleri çiçeksi bir yapıda kat kat gözüküyordu. Tam köşelerde ise bir çentik boydan boya aşağıya kadar gidiyor ancak en son, en yukarıdaki adımda altıgeni tamamlayacak şekilde birleşiyordu. Bu tulumbadan yazın daha gür olmakla birlikte kışın da su geliyordu. Bu kurna her mevsim ıslaktı. Yosun tutmuştu.

Bahçenin diğer tarafında güller, ortancalar ve bir düzine nergisin arasında görkemle yükselen bir salkım söğüt vardı. Zavallı söğüt ağacı sürekli böceklendiği için yarısına kadar kirece boyanmıştı. İkinci baharını yaşıyor ve tekrar yeşil yapraklar vermenin gururuyla rüzgarda dans ediyordu. Bu rüzgardan güller, ortancalar ve nergisler de nasipleniyordu. Başlarına söğüt yaprakları yağıyordu. Yolun solunda doğal bir cümbüş vardı. Herkes mutluydu.

Evin küçük bir verandası vardı. Kireçtaşından tonozlu bir giriş, birkaç basamakla geniş parke bir zemine açılıyordu. Verandayı yine kireçtaşından sütunlar ayakta tutuyordu. Verandada bahçeye bakan altı adet şezlong vardı. Üstlerinde ayçiçeği tarlalarını temsil eden goblenli minderler vardı. Minderler bire bir aynı değildi, el işçiliği gibi duruyordu. Bölgeye hakim olan birisi bunların Pèredeloin Tapınağı’nın aşağısındaki çiftliğin Mayıs manzarası olduğunu anlardı. Şezlonglardan birinin dibinde her daim sekiz parlak demir top gülle vardı. Bir avuç kadar olan bu güllelere buralılar boules diyor ve bunlarla petanque dedikleri zorlama bir oyun oynuyorlardı. Düpedüz saçmalıktı. Çünkü Kâhin için kimin kazanacağı kendi oynamadığı sürece her zaman gün gibi ortadaydı. Kendisi, muhteviyatında bulunduğu denklemleri değiştirme lanetine sahipti. Kâhin olarak bu boynunun borcuydu. Yine de bu topları bugüne dek oradan kaldırmadıysa çocukları içindi. Sapanla kuş kovalamıyor, kasabalı kızlara sarkıntılık etmiyorlardı. Daha da önemlisi etmeyeceklerdi. Kâhin biliyordu.

Sağdaki ve soldaki üçer şezlongun ortasında kubbeli bir pervaza sahip bir kapı vardı. Oryantal görünen bu kapı görülebilecek en oksidental antreye açılıyordu. Antredeki altın varaklı portmanto hem prensin cömertliğini hatırlatıyor hem de eve girenlere bir saray zarafetiyle sıcak bir hoş geldin niteliği taşıyordu. Yerdeki ren geyiği postu geleceği ve hatta o ânı bile göremeyen bir geyiğin çaresizliğini anımsatıyordu.

Antrede üç büyük tablo vardı. Biri Buhurî bir ressam olan Ehad Zaveri’nin Parandeye Şark adlı eseriydi. Empresyonist bir kuş tasvirini kalın, boya yüklü fırça darbeleriyle, yani rengin yanında bolca dokuyla da tabloya yansıtmıştı Zaveri. Kuşun kanatlarındaki bu doku geçişi gerçek bir kanat çırpınması hissi veriyordu. Siyah kuşun karga ya da kuzgun gibi bir başı ancak flamingo gibi ayakları vardı. Bir kuğu desen değil, kara bir leylek desen hiç değildi. Başının tam ortasında gün doğumu kızıl turuncusunda bir nokta vardı kuşun. Mağrur bakan gözlerindeki parıltılar çok açık mavi boyalarla işlenmişti. Kuş göğe ya da okyanusa bakıyor gibi gözüküyordu. Bu kuşun gerçek olup olmadığını bilmiyordu Kâhin. Çok merak etmişti ancak bu kuştan hiç görmemişti. Yani geleceğini gördüğü kimselerin geleceğinde de görmemişti. Bu kuşun gerçek olup olmadığını öğrenmek için ta Buhur’a gitmek gerekiyordu ve orası da çok uzaktı. Hem Kâhin’in programı epey yoğundu.

Diğer tablolar yerel sanatçıların elinden çıkma reprodüksiyon işlerdi. Böyle olduğunu bildiği için Kâhin de onlarla özel olarak ilgilenmemişti ve her gördüğünde tekrar şaşırıyordu. Aslında gerçek sebebi biraz farklıydı, eserler biraz erotikti ve Kâhin’in karısı onun bu tablolara bakmasını pek istemiyordu. Kâhin de bakmıyordu.

Evin en kötü yanı antreden sonra tek ve kocaman bir odadan oluşmasıydı. Tezgâh, aş ocağı ve dört mevsim kilere açılan mavi boyalı kapıyla mutfak bölümü, odanın Pèredeloin’e bakan duvarının neredeyse yarısını işgal ediyordu. Aş ocağının iki yanında, biri bakır tencerelerle diğeri türlü türlü kavanozlarla dolu iki gömme niş vardı. Kavanozların çoğunda ne olduğu üstlerine yapıştırılmış küçük kâğıtlarda yazıyordu: tuz, tarhun, kişniş, kuru erik, arpa, hardal tohumu, defne, iki ayrı çeşit karabiber ve Kâhin’in karısının nedense yalnızca kök diye etiketlediği ince uzun, kahverengi bir şey. Kâhin kavanozu bir keresinde açıp koklamış, sonra kökün hakiki adını öğrenme isteğini kaybetmişti.

Aş ocağının üstündeki geniş davlumbaz dumanı bacaya taşıyor, aynı zamanda odanın o tarafını görünürde bir mutfak olmaktan çıkarıp küçük bir demirci dükkânına benzetiyordu. İs, kireç badanalı duvarı yukarı doğru gri bir üçgen hâlinde boyamıştı. Ocağın önünde biri büyük biri küçük iki demir sacayağı, sacayaklarının yanında ateşi karıştırmaya yarayan maşalar, kürekler ve ucu ejderha başına benzetilmiş uzun bir körük duruyordu. Körüğün ejderhaya benzemesi tamamen lüzumsuzdu. Ateş zaten kendi başına yeterince ateşti. Bir ateşin çalışabilmek için ateş püsküren başka bir şeyin suretine ihtiyaç duymasını Kâhin biraz aşağılık kompleksi olarak görüyordu.

Mutfağı odanın geri kalanından gerçekten ayıran bir şey yoktu. Ne bir duvar ne bir kemer ne de zeminde malzeme değişikliği vardı. Buna rağmen herkes hangi noktadan sonra mutfağın bittiğini biliyordu. Kâhin bu tür görünmez hudutlara saygı duyuyordu. Bir şeyin var olması için illa taştan örülmesi gerekmediğinin kanıtıydılar. Krallık sınırları da böyleydi mesela. İki tarlanın arasından geçer, yerde hiçbir şey olmazdı ama bir tarafında vergi başkaydı. İnsanlar görünmeyen şeylere itaat etmek konusunda şaşılacak kadar maharetliydiler.

Mutfağın hemen ilerisinde sekiz kişilik, cevizden yapılmış uzun bir yemek masası vardı. Sandalyelerin yalnızca altısı birbirinin eşiydi. Yedincisi hasır oturaklı, eğri sırtlı bir köy sandalyesiydi; sekizincisi ise belli ki evin eski sahiplerinden kalma, kolçakları gereğinden geniş bir başköşe sandalyesiydi. Kâhin başköşeye hiçbir zaman oturmazdı. Karısı da oturmazdı. Jean-Pierre ile küçük kardeşi Guilhem zaten oturmaya cesaret edemezlerdi. Böylece sandalye evde kimsenin sahip olmadığı bir makama hizmet etmeyi sürdürüyordu. Kâhin bazen bu sandalyeye bakıp makamların insanlardan daha uzun ömürlü olduğunu düşünürdü. Bir kral ölür, taht kalırdı. Bir baba ölür, masanın başı kalırdı. İnsanların yoklukları bazen kendileri için ayrılmış yer sayesinde varlıklarından daha fazla yer kaplıyordu. Bu düşüncenin akşam yemeğine pek yakışmadığını fark ettiklerinden beri sandalyenin üzerine genellikle temiz çamaşır yığıyorlardı.

Masanın ardında oda hafifçe genişliyor ve asıl oturma kısmına dönüşüyordu. Zeminin ortasına Buhur işi olduğu söylenen kocaman, koyu kırmızı bir halı serilmişti. Kâhin bunun gerçekten Buhur’dan gelip gelmediğini bilmiyordu. Satıcı öyle demişti. Gerçeğini öğrenmek için adamın geçmişine bakması gerekirdi ki Kâhin’in geçmişle arasının pek iyi olmadığı malumdu. Satıcının geleceğinde aynı halıyı Buhur işi diye ikinci bir adama satmaya çalıştığını görmesi mümkündü elbette. Fakat bu, halının Buhur’dan geldiğini değil, satıcının mesleğinde istikrarlı olduğunu kanıtlardı. Hem Kâhin ticarete kehânet karıştırmayı doğru bulmuyordu. İnsan bir kilim alırken hiç değilse sıradan insanlar kadar kandırılabilmeliydi.

Halının üstünde karşılıklı iki sedir, onların arasında da alçak, yuvarlak bir sehpa vardı. Sedirlerin minderleri verandadakilerin aksine birbirinin aynıydı ve Kâhin’in karısı bu durumu daha medeni buluyordu. Sehpanın üzerinde hemen her daim üç şey bulunurdu: yarıya kadar yanmış kalın bir mum, bir tas dolusu ceviz ve kimsenin en son ne zaman kullandığını hatırlamadığı pirinç bir usturlap.

Usturlap Kâhin’e ait değildi. Evle birlikte gelmişti.

Bir keresinde eline alıp uzun uzun incelemişti. Üzerindeki halkalar dönüyor, küçük ibreler birtakım işaretleri gösteriyor, insanın göğe bakıp nerede olduğunu anlamasına yardım ediyordu. Kâhin bunu tuhaf bulmuştu. İnsanların nerede olduklarını anlamak için önce gökyüzüne bakmaları ona gereksiz dolambaçlı geliyordu. İnsan genellikle nerede olduğunu zaten bilirdi. Evindeyse evindeydi. Pazardaysa pazardaydı. Kaybolmuşsa kaybolmuştu. Usturlabın asıl garipliği ise başka yerdeydi. Alet geleceği bilmeden gelecek hakkında son derece kendinden emin davranabiliyordu. Güneşin birazdan nerede olacağını söylüyor, yıldızların gece hangi yükseklikte bulunacağını hesaplıyor, bir gölgenin öğleden sonra hangi tarafa düşeceğini bildiğini iddia ediyordu. Fakat onu kullanan adamın o gece ateşlenip ateşlenmeyeceği, eve dönerken bir çukura düşüp düşmeyeceği yahut karısının kendisini terk edip etmeyeceği hususunda tamamen acizdi. Kâhin bu yüzden usturlaba biraz kibirli bir eşya gözüyle bakıyordu. Çok şey biliyormuş gibi duran ama önemli meselelerde tamamen susan insanlara benziyordu. Yine de ağırdı, parlaktı ve masanın üzerinde güzel duruyordu. Bilginin her zaman işe yaraması gerekmediğini, bazen pirinçten yapılmasının da yeterli olabileceğini Kâhin bu aletten öğrenmişti.

Odanın tapınağa bakan tarafında iki uzun pencere vardı. Derin pervazları gündüzleri Jean-Pierre ile Guilhem’in oyuncak askerlerine, akşamları yağ kandillerine ev sahipliği yapıyordu. Pencerelerden birinin önünde Kâhin’in çalışma masası vardı. Diğerinde karısı dikiş dikerdi. Onun sandalyesinin yanında kapaklı, söğüt dalından örülmüş bir sepet duruyor, sepette kumaş parçaları, iplik yumakları, yüksükler ve çocukların elbiselerinden sökülüp bir gün yeniden kullanılacağına dair sessiz bir vaatle saklanan düğmeler birikiyordu.

Kâhin’in masası diğer eşyaların aksine gösterişsizdi; dört kalın ayağı, mürekkep lekeleriyle beneklenmiş tablası ve sürekli sıkışan tek bir çekmecesi vardı. Üzerinde tomar tomar kâğıt, balmumu mühürler, iki kaz tüyü, üç ayrı renkte mürekkep ve müşterileri için tuttuğu defterler üst üste duruyordu. Defterlerin kimisinin sırtında isimler vardı, kimisinin yalnızca tarihler. Bir tanesinin sırtında hiçbir şey yazmıyordu. Karısı onun ne olduğunu hiç sormamıştı. Kâhin de anlatmamıştı. İyi bir evlilikte her sırrın çözülmesi gerekmiyordu; bazıları yalnızca evin içinde bir yerde durmalıydı.

Çalışma masasının arkasındaki duvarın büyük kısmını kitaplık kaplıyordu. Kitaplığa kitaplık demek biraz cömertlikti; raflarda kitaplar kadar kurutulmuş ot demetleri, rulolanmış haritalar, kemik parçaları, cam şişeler, eski kehânet kayıtları, müşterilerin bıraktığı küçük armağanlar ve hangi hayvana ait olduğu anlaşılamayan bir kafatası vardı. Kafatasının iki yanında boynuz çıkması gereken yerlerde düzgün, yuvarlak delikler bulunuyordu. Jean-Pierre bunun küçük bir ejderhaya ait olduğuna inanıyor, Guilhem ise ağabeyi neye inanıyorsa ona inanmayı yeterli görüyordu. Kâhin bunun ejderha olmadığını biliyordu. Neye ait olduğunu bilmiyordu. Bilmemek ile bir şeyin yanlış olduğunu bilmek arasında böyle küçük ama önemli bir mesafe vardı. Kâhin hayatının büyük bölümünü o mesafede geçirmişti.

Odanın en uzak köşesinde aile geceleri uyuyordu. İki geniş yatak, çocukların dar karyolaları ve bunların çevresine gerektiğinde çekilebilen kalın keten perdeler, gündüzleri duvara yaslanmış birer eşya gibi görünürken gece olunca odanın yarısını yatak odasına çeviriyordu. Hemen yanlarında ahşap bir paravanın ardında büyük bir bakır leğen, su testisi ve üzerine sabunla bezlerin konduğu küçük bir tabure vardı. Böylece aynı yerde yemek pişiyor, yemek yeniyor, çocuklar oynuyor, karısı dikiş dikiyor, Kâhin çalışıyor, aile yıkanıyor, uyuyor, hastalanıyor, iyileşiyor ve misafir ağırlıyordu. Evin odaları yoktu. Evin yalnızca zamanları vardı.

Belki Kâhin’in bu evi bu kadar sevmesinin sebebi de buydu.

Çünkü ev, insan zihnine benziyordu. İnsan zihninde de yemek odasıyla yatak odasının arasına duvar çekilemiyordu. Yirmi sene önce söylenmiş bir söz, akşam ne yenileceği düşünülürken birden ortaya çıkabiliyor; henüz yaşanmamış bir felaket, çocukların gülüşlerinin ortasına sandalye çekip oturabiliyordu. Geçmiş, gelecek ve şimdi kendilerine ayrılmış ayrı odalarda yaşamıyordu. Aynı hacmi paylaşıyorlardı. Birbirlerinin eşyalarını kullanıyor, birbirlerinin yataklarında uyuyor, bazen de hangisinin hangisi olduğu ayırt edilemeyecek kadar birbirlerine karışıyorlardı.

Evin geçmişi her yerdeydi. Ocağın üzerindeki is eski ateşlerden kalmıştı, basamakların ortası daha önce yaşamış insanların ayaklarıyla aşınmıştı, başköşe sandalyesi artık adı bilinmeyen birinin ağırlığını bekliyordu. Gelecek de her yerdeydi. Kilerde henüz yenmemiş yiyecekler, sepette henüz dikilmemiş giysiler, rafta henüz okunmamış kâğıtlar, çocuklarda henüz olunmamış insanlar vardı. Şimdi ise bütün bunların arasında dolaşmak zorunda kalan daracık şeydi. Bir tencere kaynar, bir çocuk ağlar, bir kapı açılırdı; insan da buna hayat derdi.

Kâhin için bunun tuhaf bir tarafı daha vardı. Çoğu insan geçmişini hatırlıyor, geleceğini bilmiyor ve şimdiyi yaşadığını sanıyordu. Kâhin’in vaziyeti biraz daha karışıktı. Bazen henüz olmamış bir günü, dün sabah ne yediğinden daha açık seçik biliyordu. Geçmiş onun için duvarın arkasından gelen bir uğultuyken gelecek kapıyı çalmadan içeri girebiliyordu.

İşte bu yüzden evinin tek odalı oluşunu hiçbir zaman gerçek bir kusur saymamıştı. Aksine, duvarları daha fazla olan bir ev ona biraz yalancı gelirdi.

Bu ev, ya da daha doğrusu bu oda, ne tesadüf ki Kâhin’in şu anda bulunduğu odaydı. Az evvel geleceğine nezaret ettiği Prens Jacquard’ın kendisine bir önceki hizmeti için vakfettiği güzelim evin tek odası.

Kâhin’in ellerindeki titremeler durmuş, gözlerindeki namütenahi yaşlar da kurumuştu. Kâhin, gözlerini açmadan sordu: “Gören gözlerden buyurduğunuz bir şey var mı?”

Ses gelmedi.

Ölümden dirilme ya da uyanma gibi bir anda, gözlerini açtı Kâhin. Ciğerlerine rutubet doldu. Öksürmeye başladı. Öksürüğüne yüzündeki dehşetli şaşkınlık eşlik ediyordu. Kafası sağa sola dönüyor, hatta yekvücut etrafa doğru yalpalıyor, bir eliyle kararan gözlerinin kendini yere yıkmasını engellemek için tutunacak yer ararken diğeriyle de etrafı yokluyordu. Çünkü görebildiği kadarıyla prens yoktu.

Yorum bırakın

Devam etmek için giriş yapın

Parolanızı mı unuttunuz?  ·  Hesap oluştur