Doğum Günü

“Son bir sene daha kaldı, ondan sonra, puff…” elleriyle uçan bir kuşu taklit etti, dokuz-on yaşlarında bir çocuk. Karşısında birkaç yıl daha genç olduğu açıkça belli olan başka bir çocuk duruyordu. Odaya panjurların arasından kızıl rengiyle güneş ışığı sızıyordu.

“Şu olayı asla anlamıyorum, resmen delilik!” dedi küçük çocuk. Elleri kafasının yanındaydı ancak bu cümleyi sarf ederken onları kafası büyüklüğünde bir kutuyu içindeki çerçöpü silkeleyebilmek için önünde sallıyormuş gibi sallamıştı. Cümlesi bitince elleri birkaç saniye hayretle açık kaldı, sonra ise gerginlikten kopmuş gibi hissettiren kafasına bir çift destek olarak eski yerlerine döndüler.

“Yeterince yer yok. Yok işte.” dedi büyük olan. Merdivenden gelen sesleri duyup kafasını kapıya doğru çevirdi. “Aşağıda lütfen… Sadece izle, bir şey söylemene gerek yok. Zaten yeterince acı çekiyorum.”

“Zaten yeterince acı mı çekiyorsun?” Küçük çocuğun gözleri büyüdü ve kafasını diğerine doğru çevirdi. Elleri tekrar hiddetle, açıklama gayretinin kişiye verdiği zorlu çaresizlikle açıldılar. “Onlar da ölecek! Sadece ne zaman olduğunu bilmiyoruz, avunmamızın sebebi bu.”

Kapı çalmadan açıldı. Kaşları çatık, yirmili yaşlarının ortalarında bir adam kapının ağzında, elini kapı kolundan çekmeden bekliyordu. Kapı açıldıktan sonra adam yaşça küçük olanı birkaç saniye boyunca süzdü ve onaylamadığını açıkça belli edecek şekilde kafasını salladı. Sonra büyük olana döndü.

“Geldiler. Birkaç dakikaya hazır olur. Aşağıya gel.”

“Üstümdekiler yeterince iyi mi?”

Adam sıkkındı ancak bu sorunun önemli olduğunun farkındaydı, kafasını yana yatırdı ve isteksiz bir şekilde çocuğu süzdü.

“Fark etmez. Büyüdün sayılır. Seninle çok ilgileneceklerini sanmıyorum bile. Klasik bir iki fotoğraf, yayın ve şu şey… Eh işte biliyorsun, mumlar falan.”

“Yani bu evet mi?”

“Evet diyebilirim.” Adam çocuğun cevap karşısında tatmin olmadığını gördü ancak daha fazla konuşmak istemedi. Kapıyı sessizce çekti ve merdivendeki ses birkaç saniye sonra kayboldu.

“Ben hiç gelmesem peki? Sence anlarlar mı?”

“Tabii ki anlarlar, aptallık etme.” dedi büyük çocuk. “Babamın söylediğini duydun, haklı sayılır. Muhtemelen seni, senin varlığını benimkinden çok önemsiyorlar. Seni kendi taraflarına çekmeleri bir yatırım meselesi. Ben ise… Eh, bir sene daha işte. Sonra, puff…” dedi büyük olan, eliyle sinek kovar gibi bir hareket yapmıştı cümlesini bitirirken. Sonra yataktan kalktı ve omuzlarını silkeledi. Aynanın önüne doğru ilerledi.

“Ben onlara oy vereceğime Yaş Mangası’na katılırım, biliyorsun değil mi?”

“Biliyorum. Ama katılmayacaksın. Onlara oy ver demiyorum, ama vermeyeceğini bilmelerine gerek yok diyorum.”

“Tyrksala, özgürlüğün ülkesi.” Bunu sinema seslendirmenlerini taklit edercesine söylerken elleriyle de gazete manşeti atıyormuşçasına süslü hareketler yaptı. Büyük çocuk çoktan aynaya varmış, yaban mersini kokulu birkaç mumun karşısında tarağıyla saçlarına son kez şekil veriyordu.

“Bu söylediğin son şey olsun. Gelmişlerdir.” dedi elleriyle dikilen birkaç teli düzeltirken.

“Aman, her neyse.” dedi küçük olan ve yataktan kalkıp aynada sakallarına şöyle bir baktı. Sonra ilerleyerek kapıyı açtı ve gösterişli bir şekilde garson edasıyla eğilerek elini buyur edermişçesine uzattı. Büyük olan kendini tutamayıp sırıttı ve kafasını salladı. Ardından boğazını temizleyerek merdivenlerden aşağıya doğru ilerledi.

Salonla mutfağın kesişiminde, yukarı çıkan merdivenlerin tam karşısında yemek odası vardı. Bu oda aslında bir odadan çok hol gibiydi ve diğer odaları birbirine bağlıyordu. Böylece yemek yerken mutfağa kolayca girilip çıkılıyor, rahatlıkla televizyon izlenebiliyor ya da camdan cadde tarafındaki kalabalık ve arkasındaki kızıl manzara izlenebiliyordu. Kapıya da yakındı ve bu da zil çaldığında misafirleri karşılamak için güzel bir fırsat sunuyordu.

Konular: ,

Yorum bırakın

Devam etmek için giriş yapın

Parolanızı mı unuttunuz?  ·  Hesap oluştur